Toplumsal Düzende Sürekliliğin Aracı

26 Şubat 2019

KÜRSÜ: Ayşe SUCU // TOVAK-UYAK Enstitü Başkanı / İlâhiyatçı / Araştırmacı Yazar / Sözcü Gazetesi Köşe Yazarı
KONU: Ahlâk
YÖNTEM: Konu Üzerine Kitap Okumaları ve Çözümlemeleri
KİTAP: Nurettin TOPÇU / AHLÂK / Dergâh Yayınları / Basım: Mart 2017
TARİH: 22 KASIM 2018

Ahlâkın din ile iki bakımdan ilgili olduğu görülüyor:

1) Doğuşu ve evrimi bakımından. İlkel toplumlarda din ile ahlâk birbirinden ayrılmamıştı. İlkel insanın davranışlarını düzenleyen, dinin emir ve yasakları idi. Ahlâkın dinden ayrılıp bağımsızlık kazanması, pek ağır giden bir evrimin sonucu olmuştur. İlerlemiş cemiyetlerde yalnız vicdanın otoritesine dayanan ahlâk kurumu meydana gelmekle beraber ahlâkın, çok defa dayandığı kutsallık kavramı yüzünden dine sımsıkı bağlı kaldığını görüyoruz.

Aynı zamanda ahlâk da din gibi değişmez ve evrensel kaidelerin varlığına muhtaçtır. İnsanlığın ruh yapısında iyilik, adalet ve merhamet gibi ebedî ve evrensel ilkelerin bulunduğunu inkâr eden yoktur. Bunun için de bu ilkelerin varlığına dayanan ahlâkın da, evrensel hakikatler araştıran dine bağlılığını tanımak lazım gelecektir.

Nurettin TOPÇU’nun bu sözlerinin altındaki derin manada gizlenmiş, kadim bir tartışma olan “Din ahlâkın temeli midir?” sorusuna açıklık getirirken Ayşe SUCU, Kur’an’ın kendini nitelendirdiği iki kavrama dikkat çekiyor: 1. Musaddık (tasdik eden) ve 2. Muheymin (düzelten). Kur’an, kendinden önce gelen öğretilerdeki bozulmuşluklara bir düzenleme getiriyor, ancak varolan örf ve adetlerde bir eksik yok ise ona kültürel anlamda dokunmuyor, tasdik ediyor. Ama biz bu kültürel özellikleri dinin bizatihi emrettiği şeyler olarak aldığımız için sıkıntılı durumlar ortaya çıkıyor. Hz. Muhammed'in "Ben güzel ahlâkı tamamlamak Için gönderildim" sözü buna açıklık getiriyor.

Kur’an ya da peygamberlerin onayladığı bu kültürel özellikleri dini ve ahlâki özellik olarak kendi kültürümüze taşımak hususunda yanlışlar yapabiliyoruz. Hatta bu yanlışlar Türkiye’de bir dindarlık anlayışı baskısına dönüşmüş durumdadır. Kur’an’ın maruf olarak nitelendirdiği onaylanmış bu örf, adet ve kültürel özelliklerin her toplumda ve kültürde bulunabileceğinin altını çizmek ve kutsal kitaplara yapılan tahribatları da bu bağlamda değerlendirmek gerekir.Çünkü, Hz. Muhammedin ölümünden sonraki durumu İslam tarihi ortaya koyuyor. Her şeyi göz önünde bulundurarak kuş bakışı bir gözlem yapmalı, filozofları ve peygamberleri toplum için birer uyarıcı niteliğinde ele alarak bir düşünce yolculuğuna çıkmalıyız.

Dinleri birbirinin izdüşümü olarak gören SUCU, ahlâk-iman-din hiyerarşisinin önemini bu bağlamda bizzat görebileceğimizi ve Tanrı’ya imanı, dinlerden ayrı tuttuğumuz müddetçe de hakikat yolculuğunun özgürleştirilebileceğini anlattı. Ayrıca İslam dini yeni ve orjinal olarak nitelendirebileceğimiz ibadetler ya da ritüeller sunmadı insanlığa. Bakara Suresinin 183. Ayetinde dediği gibi. “Ey inanıp güvenenler! Oruç, sizden öncekilere yazıldığı şekliyle size de yazıldı ki kendinizi koruyasınız." Bununla birlikte İbnü’l Arabî’nin “Arif için din yoktur.” sözünün açılımını bu alanda ele alarak, arifi, kendini inşa yolculuğunda geniş bir hakikat zemini kullanan kişi olarak tanımladı. Dinler hiç bir zaman bir bilgi kaynağı olmamıştır. İbadet bağlamında telkin edici ve ruhu kuvvetlendiricidir. Bunu da Cennet vaadiyle yapmaktadır.
2) Çevrildiği gaye bakımından din gibi ahlâkın da gayesi insan ruhunu temizlemek, yükseltmek ve sonsuza doğru yöneltmektir. İnsanın iç yapısı temel olarak, aşağı canlılarınkinden başka olmayan istekler, hırslar ve iştihalarla doludur. Dinin bizden istediği, yaşadığımız dünyada ve gelecek dünyada mutlu olmak için, bütün bu isteklerle iştihalardan kendimizi kurtarmaya çalışmaktır. Bunlar hem de bizim ahlâki sefaletlerimizdir.

Nefsimiz ile ilgili mücadeleyi, dini ve ahlâki öğretiler bizlere şart koşuyor. Çünkü, doğamız gereği günahkar varlıklar olduğumuzdan ötürü bu günahlardan arınmak ve isteyerek bunların farkına varmak Tanrı’nın dileği, bizlerin de görevidir. Cennetten ilk günahımız ile kovulduğumuzu hatırlatarak konuyu şöyle aydınlatıyor: “Dinde cennetten kovuluş hikayesini ister tevrattan okuyalım ister Kur’an’dan okuyalım, hepsinde aynı şeyler belirtiliyor. İki insana gelen bir emirin ardından yenen yasak bir meyve... Bu hikâye, her yerde hemen hemen aynı. Ancak, bu hikayenin bir metafor olduğunu da unutmamamız gerekir. Eğer bize, yeryüzündeki insanlara, göklerdekiler metaforik olarak anlatıldıysa, insan bunları çözmek zorundadır. Bunu çözmenin aracı da bilimdir.”

 Editör: Zeynep Cansu Cengiz ve Özge Şimşek

Etiketler :

Ayşe Sucu

Ayşe Sucu

Gazeteci-Yazar Ayşe Sucu, lise eğitimini 1977 yılında Ankara İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. 1981 yılında Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe-Edebiyat, 2004 yılında Anadolu Üniversitesinde İlahiyat okudu. 1977 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çalışmaya başladı. 1992-96 yıllarında Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi’nde Edebiyat öğretmenliği yaptı.1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Faaliyetleri Merkezini, 1998 de TDV İncesu Kültür Merkezi’ni kurdu.1998 yılında Diyanette ilk kadın “Din Hizmetleri uzmanı”, bir yıl sonra, yine ilk kadın Eğitim Uzmanı oldu. On dört yıl, TDV Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürlüğünü ve Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Sucu, Balkanlar Türk Dünyası Kadınları Türkiye delegesi oldu, İnsani Değerler Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ise devam etmektedir.



BİZİ TAKİP EDİN

Tovak Uyak Facebook
Tovak Uyak Twitter
Tovak Uyak Google Plus

HABERDAR OLUN

E-posta listemize kayıt olarak güncellemelerimizden ve etkinliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN!